| Müslüman Sokağa Çıktğında Ölüm Kaldırımda Yürümeli |
|
|
|
| Yazar Editör Amca | |||
| Cumartesi, 23 Ocak 2010 09:46 | |||
|
Son yılların en tartışmalı yazarlarından Bülent Akyürek Çorum'dan geçti. İlim Yayma Cemiyeti'nin düzenlediği bir program için Çorum'a gelen Bülent Akyürek, son yıllarda romanı bırakarak kendini eleştiri kitaplarına verdi. Zamanın Efendisi, Ve tanrı Ağladı, İtin Biri gibi önemli romanlar yazdıktan sonra edebiyata ara veren Bülent Akyürek ile söyleştik. Biz sorduk, neredeyse her yıl çok tartışılan bir kitapla karşımıza çıkan Akyürek cevapladı. Çam ağacı insana ölümü unutturur mu? Edison ampulü bulmakla insanlığa iyilik mi etti? Dinden para kazanılır mı? Müslüman'da beyin olmaz mı? İslam medeniyeti geriledi imi? İbadetle kurtulmak mümkün mü?
Yeniliğe karşı olmamla ilgili değil bu. Mesela çam yeni bir şey değil. Benim dediğim şey şu: Çam, şeklen üçgen, piramit, Firavun eşittir kibir, dört mevsim yeşil kalma özelliğinden dolayı ölümsüzlük ağacı... Dediğim gibi, ampul gelirse karanlık gider, karanlık giderse ölümü unutursun. Dört mevsim yeşil kalan bir çama baktığın zaman da yine ölümü unutursun. Mezarlıkları götürüp şehrin dışına atarsan yine ölümü unutursun. Neticede baktığın zaman, bu çağda insanlığın düşüşü, ölümü unutuşa bağlı. Bizim bütün çabamız şu olmalı ve bütün insanlığa şunu göstermemiz lazım: Her gün, günde 24 kere arkadaşlar hepimiz öleceğiz. Ölümlüyüz yani, bunun çıkarı yok. Ölmek için doğduk, zaten dünya yaşanacak bir yer değil, ölünecek bir yer. Bunu hatırlatmalıyız, tek görevimiz bu. Hani Hazreti Ömer'le ilgili anlatılan bir şey vardır ya... Yanındakine bir gün, "artık sen gelme" der, "Çünkü benim saçım, sakalım beyazladı. O beyaza bakınca ölümü hatırlıyorum zaten." Beyaz bir kıl olmalıyız biz artık. Kıllık yapmalıyız yani. Beyaz bir kıl gibi, sen Çorum'da gezeceksin, ben Ankara'da gezeceğim, birileri ölümü hatırlayacak. Bizim bütün imajımız şu olmalı: Modern dünya bize ne kadar depresyonda, hastalıklı, stres altında, sürekli hüzünlü falan dese de, bizi suçlasa da, rapor verse de; Müslüman olarak, biz sokağa çıktığımızda, ölüm kaldırımda yürümüş olmalı. Yani birileri ölümü hatırlamalı. Tek görevimiz bu. Bunu yaptığımız zaman iyi bir iş yapmış oluruz. Çünkü her şey, dünyadaki bütün üretim ölümü yenmek üzerine. Haz, şehvet, tüketim hep bunun üzerine kurulu. Biz de Müslüman olarak, beyaz bir kıl gibi, kıllık yaparak ama kul olduğumuzu unutmadan bunu hatırlatıp savaşabiliriz. Ölümü hatırlatan adamlar olmamız lazım. Dünyadaki adaletsizliklerin, sizin tabirinizle insanlığın düşüşünün sorumlusu kim? Ölümü unutan Müslümanlar mı? Hayır, ben hiçbir zaman Müslümanları bir şeyden sorumlu tutmam. Bir de benim adalet kavramım da farklı. 'Bu adildir, değildir' diye bakmam. Biz kendimize bakarız. Biz suçu başkasında da aramayız aslında. Adalet, rakamsal bir şey oldu artık. Ben böyle bakmıyorum. Biz namazlarımızı kılacağız, oruçları tutacağız, kurbanları keseceğiz, Müslüman olarak doğmak elimizde olmasa da öyle ölmeye gayret edeceğiz. Bu kadar basit. Bizi rahatlatan çok güzel ayetler var: "Allah nurunu tamamlayacaktır" Zaten o cepte. Yani biz hiçbir şey yapmadan otursak bile Allah nurunu tamamlayacak. Müslüman'ın o anlamda inanılmaz bir tembellik hakkı var. Otur söğüt ağacının altında, ibadetini et, namazlarını kıl, dua et. Allah nurunu tamamlayacak zaten, sen karışma. Sen kendini koru sadece. Yani bataklıkta gezme. Yani Müslüman'ın olaylara müdahil olmak istemesi, gidişatı değiştirmek istemesi de mi bir kibrin sonucu? Tabi. Şunu söylüyorum: Cihat bize farzdır. Bir zulüm olur, bir zalim gelir zulme başlar, sen Müslüman olarak cihat edersin. Burada tembellikten bahsetmiyorum. Ama cihada gelince 70 sene düşünüp tembellik hakkını kullanan adam "Ağabey işte Amerika elektrikli bilmem ne ocağı yapmış, bizim de mutfak robotu yapmamız lazım. Teknolojik olarak onlara yetişmezsek olmaz" derken, orada ne kadar aceleci, ne kadar sabırsız. Modern zamanların postmodern atasözleri var. Dini terim olmaktan ya da ayet, hadis olmaktan çıkıp da postmodern bir tabela durumuna gelen sözler var. 'Çalışmak ibadettir' mesela. Çalışmak ibadettir, bütün fabrikalarda, göbekli Müslüman patronların duvarında 450 milyona adam çalıştırmak için astığı bir şey. Ama şöyle: Çalışmak ibadettir, evet çok namaz kılmak ibadettir. Çok düşünmek, çok tefekkür... İki günü aynı olan ziyandadır, çok doğru. Bugünkü zikrin, dünü geçmeli, bugünkü namazın dünkünden iyi olmalı, eşit olmamalı. Niye bunu hemen para diye düşünüyorsun ki. Bu mantalite sorunu. Her şeyi rakamla düşünen bir insanlık olduğu için, gidip gelip oraya saklanıyorlar. Benim de bütün esprim bu -değişik bir tarafım yok zaten-, her şeyi düz etmek, dümdüz. "Hacca gidip Arapları zengin mi edeceğiz?" Bu önümüzü tıkayan bir cümle. Adam hacca gitmeyecek ya, öyle diyor. Ben de diyorum ki; "Evet Müslüman'a farz olan şeylerden biri de bu: Hacca gidip Arapları zengin etmek." Bu kadar. Yani orada diyalog biter. Çünkü Allah onu ona göre yaratmış. Çöl, tarım yok, o yok, bu yok... Allah oraya da onu vermiş, siz de bununla geçinin diye. "Ağabey adamlar dinden para kazanıyor" Önümüzü tıkayan cümlelerden birisi de bu. Çok güzel, dünyanın en güzel şeyi dinden para kazanmak. Çok isterdim şahsen ben. İmam olmuşsun mesela, dinden para kazanıyorsun. Dünyada her şeyden para kazanılıyor, ne var yani? Hepsi çok çirkin, para kazanma yöntemlerinin hepsi çirkin. En masumu bile çirkin. Dinden kazanılınca ne oluyor? Bunları ters çevireceğiz, bu golleri onlara atacağız. İki medeniyet yok, tek medeniyet var diyorsunuz. İslam medeniyeti. İslam medeniyetinin son 300 yılda Batı medeniyeti karşısında gerilediği yönünde yerleşmiş bir görüş var. Buna ne diyorsunuz? Müslümanlar gerileyemediler, bu problem. Gerilemeli miydi? Tabi. Mesela matbaa erken geldi bize. Matbaanın henüz gelmemesi gerekiyordu. Matbaa yüzünden işte bu hale geldik. Matbaanın icadı, kitabın çok basılması, CD, kaset, film, internet derken, bilgi ayağa düştü. Bilgi parmağının ucunda. Bilgi ayağa gelince insan ona itibar eder mi? Etmez. Eskiden ama bunu talep ederdi. Şehrini bulurdu, alimin peşinden koşardı, çölleri geçerdi. Alimden bir şey öğrenemese bile, yoldan öğrenirdi. Yürüdüğü yoldan bir şey öğreniyordu. Şimdi internetle -internet kitabın hızlandırılmış hali- bilgi ayağa düştü. Bizi geriye götüren, gerileyememe durumu. Gerileyebilsek, her şey yerinde durur. Tekrar çöle çekil, deveyi sağlam kazığa bağlama, sembolik olarak, deveyi makara ipliğiyle bağla, "Allah'ım ben elimden geleni yaptım, gerisi sana emanet." de. Allah o zaman deveyi korur. Ama sen devenin dört bacağından dört iple bağlıyorsun, "Ya Rabbi ben tedbirlerimi aldım, gerisi de sana kaldı." E Allah'a iş bırakmadın. O nasıl bir garanti korkusu. Biz geriye gideceğiz; Makara ipliğiyle deveyi bağla, hurma ağacının altında otur, zikrini yap, namazını kıl... O zaman sen seyret teknolojiyi. Sonuçta teknoloji tartışılır bir şey. Mesela, büyü. Aşağılanır, hor görülür ama büyünün özü, bir adamın hiç alet kullanmadan bir şey yapması. Bunu Japonlar bulsaydı ve laboratuarda izah etseydi, nasıl bir teknolojiydi. Tayyi zaman, tayyi mekan... Şimdi insanların yapmaya çalıştığı şey bu, ışınlanma. Onu laboratuar aşamasından oraya getirecekler ki onlara göre bir kıymeti olsun. Batı'da neden laboratuar kıymetli bir şeydir? Bir şey laboratuara girerse, kağıt üzerinde gerçekliği olur, masrafın dokümanı olur ve sen onu satarsın.
|
ETKİNLİK HABERLERİ
www.berivanhaliyikama.com

-----------------------------------------






